7 Temmuz 2007 Cumartesi

Hafıza ve Beyin Dostu Besinler

Hafıza ve Beyin Dostu Besinler

Hafızayı ve bilişsel fonksiyonları bazı besinler sayesinde kuvvetlendirmek, böylece yaşam kalitesini artırmak da elinizde. İşte hafıza ve beyin dostu besinler...

Yaşam kalitesinin azalmaması için en önemli etkenlerden biri, şüphesiz hafızanın ve bilişsel fonksiyonların korunmasıdır. Hafıza, bilişsel fonksiyonlar ve beslenme ilişkisinde, yeterli ve dengeli beslenme, çeşitli suplemanlar, düzenli kahvaltı alışkanlığı, çoklu doymamış yağ asitleri, kafein ve daha birçok öğenin olumlu katkıları vardır. Fakat miktar ve kullanım süreleri, etkinin yararlı olmasında belirleyicidir.

Dünyada yapılan son araştırmalarda hafıza ve bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisi olduğu bildirilen besinler ile yapılması gerekenler şöyle sıralanıyor:

1- Gingko biloba
Son dönemde yapılan araştırmalarda hafıza ve bilişsel fonksiyonlar üzerinde oldukça önemli yararları tespit edilmiştir.
2- Kahve Kahvenin
Hafıza ve bilişsel fonksiyonlara olumlu etkisi bilinmeli fakat, optimal dozun 200mg.=2 fincan olduğu unutulmamalıdır.
3- Sıcak kakao
Cornell Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmaya göre, 2 yemek kaşığı saf kakao içeriğindeki antioksidanların, kırmızı şaraptan 2 kat, yeşil çaydan 2-3 kat, siyah çaydan ise 4-5 kat daha fazla olduğu gözlemlendi.
4- Omega 3
Somon, ton, sardalye balıkları: Vücudumuzun üretemediği ama belli dengede ihtiyaç duyduğu omega 3 yağlarından zengin, açık sularda yetişmiş bu balıkları haftada 3 kez mutlaka tüketmelisiniz. Balık tüketemiyorsanız hem hayvansal hem de bitkisel omega 3 karışımlarından diyetisyeninize danışarak tüketmeye başlamalısınız. Omega 3'ün en iyi bitkisel kaynakları arasında koyu yeşil yapraklı sebzeler, yağlı tohumlar ve ketentohumu sayılmaktadır.
Ceviz, badem ve fındık: Omega 3 kaynaklarıdır. Yine bu sonuca paralel olarak ideal seviyede n-3 ve n-6 yağ asidi alımının yaşlılıkta bilişsel fonksiyonların muhafaza edilmesine katkıda bulunduğu ispatlanmıştır.

5- Vitaminler

Yaşlılıkta yeterli miktarda antioksidan vitamin ve mineral suplemanı ile bilişsel fonksiyon gelişmiştir. (Özellikle selenyum, A, C ve E vitaminleri)
6- Kahvaltı
Kompleks karbonhidrat içeren kahvaltının (tam tahıllı ekmek, kahvaltılık gevrek, müsli vb.), gün boyunca zihinsel performansı artırabileceği gösterilmiştir.
7- Egzersiz
Aerobik egzersizin, beynin ön cephesi ve ön bölgesi tarafından 15 görevde faydaları olduğu bulunmuştur.
Haftanın besinleri
Hafızanın güçlendirilmesi için önerilen besinler.
Avokado: Kısa süreli bellek için, yarım avokado yeterlidir.
Havuç: Hatırlama yeteneğimizi artırdığından, bir şey ezberlerken bir ufak tabak 1 tatlı kaşığı sıvı yağlı havuç salatası yiyebilirsiniz.
Isırganotu: Hafızayı kuvvetlendirir. Özellikle sınavlara hazırlanan çocukların çayına ilave edilmesi veya ısırgan çayı içirilmesi yerinde olur.
Yabanmersini: Uzun süreli bir öğrenmede ideal bir meyvedir. Beynin kanla daha iyi beslenmesini sağlar. Kabak: Yemeklerle sık sık tüketilmesi hafıza için son derece faydalıdır.
Ananas: C vitamini içerdiğinden hafıza için çok yararlıdır. Ayrıca önemli bir element olan mangan içerir.
Limon: C vitamininden dolayı canlandırır, algılama yeteneğini artırır.

Çikolatadaki Sır

Çikolatadaki Sır

Çikolata; özellikle çocukların yoğun ilgisini çekmekle birlikte, tüm yaş grupları tarafından beğeni ile tüketilen bir gıda maddesidir.

Özellikle kan şekerimiz düştüğünde yani acıktığımızda, hızla kana karışır ve emilir. Ancak hemen ardından negatif feed-back etki ile ilkinden daha fazla acıktığımızı hissederiz.

Açlıkta, özellikle kilo muhafaza problemi olanlarda tercih yapılmamalı, bunun yerine kana daha yavaş karışan meyveler ya da kurutulmuş kuruyemişler tercih edilmelidir.

Arada bir yapılan kaçamakları ağız tadınıza değecek şekilde değerlendirebilmeniz açısından işte size iyi çikolata tarifi :

İyi çikolata, kendini kokusu, rengi, parlaklığı ve kadifemsi dokusu ile belli eder.
Sonra da mükemmel lezzeti ile... Ne çok acı... Ne de çok tatlıdır...

Hatta biraz tuz katılmalıdır diğer bileşenlerin de lezzetini ortaya çıkarmak için...
Kırıldığında kenarı düz olmalı, kırılma sesi duyulmalıdır.

Ağıza götürüldüğünde kolayca erimeli ve dil çikolata üstünde hiç pürüz hissetmemelidir. Böyle bir çikolata bulup, yediğinizde ise; tıbben çok olumlu olmasa da terazinin diğer tarafında neler var diye bakarsak şunları görebiliriz :

Çikolata kanın akışkanlığını çoğaltır, damarları açar, metabolizmanın ürettiği zararlı moleküllerle vücudun savaşma gücünü arttırır.

Bunlar kalp hastalıklarına ve kansere yol açan moleküllerdir.
Çikolata yapımında kullanılan kakao tanelerinin sağlık için yararlı olduğu yeni araştırmalar ışığında geçerli ve inandırıcı görünmektedir.

California Üniversitesi, Beslenme Kürsüsü öğretim görevlilerinden Dr. Carl Keen, ''Çikolatanın yararlarına ilişkin bu pilot çalışma eski bulgularla örtüşüyor. Bu sonuçlar daha başlangıç aşamasında. İleride yapılacak daha ayrıntılı çalışmalar sağlıklı ve dengeli bir beslenme kapsamında çikolatanın yerini belirleyecek.'' demektedir.


California Üniversitesi tarafından düzenlenen bu araştırmada gönüllü deneklerden 2 aşamada kan örnekleri alındı.

Kan örneği ilk aşamada aç karnına, ikinci aşamada kakao içtikten sonra alındı.
Kakao içtikten sonra alınan kan örneklerinde, kanın pıhtılaşmasında ve kalp hastalıklarının oluşumunda önemli bir rol oynayan trombositlerin etkinliğinin azaldığı görüldü.

Buenos Aires Üniversitesi'nden Dr.Cesar Fraga, çikolatada bulunan flavonoid denilen bileşimin özelliklerini inceledi. Bunun için gönüllülere 80 gram siyah çikolata verildi.
İki veya 6 saat sonra alınan kan örneklerinde anti-oksidan sayısının arttığı gözlendi.
Dr. Fraga çikolata yiyenlerin damarlarında serbest radikallerin yol açtığı zararların, çikolata yemeyenlere oranla daha az olduğunu belirtiyor.
California Üniversitesi Kalp Hastalıkları Departmanı'ndan Profesör Tissa Kappagoda'nın hayvanlar üzerinde yürüttüğü bir üçüncü çalışma, çikolatanın içinde bulunan flavonoid bileşiminin damar kaslarını rahatlattığını ortaya koydu; dolayısıyla damarların daha fazla açıldığını tespit etti.
Bu sonuç damar sertliği denilen ve kalp hastalıklarına yol açan rahatsızlığın çikolata ile azalabileceğini göstermesi açısından ilgi çekicidir.

Bütün bu sonuçları değerlendiren Nestle araştırma merkezi yetkililerinden Dr. Harold Schmitz, ''Bu klinik bulgular eski bulgularla birleştirildiği zaman ortaya çok umut verici bir tablo çıkıyor. Bu durumda çikolatanın kalp hastalıklarını önleyip önlemediğine ilişkin daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerekiyor.'' diyerek görüşlerini belirtmektedir.

Netice olarak şunu söyleyebilirim. Araştırmaların belirli bir firma sponsorluğu ile yapılıyor olmasını daima gözönünde bulundurmalı ve heryerde olduğu gibi çikolata konusunda da aşırıya kaçmamalıyız. Sağlıklı beslenmenin koşullarından biri de budur.

Astım ve alerjinin nedeni eviniz mi?


Astım ve alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz evlerimizin büyük rolü vardır.

Araştırmalar, evlerimizle ilgili özelliklerin, ilaç ve aşı tedavisi kadar önemli olduğunu göstermektedir. Astımla ve alerjik hastalıklarla mutlu yaşamanın yolu evlerimizden geçiyor.

EVİN KONUMU

Astım veya saman nezlesi gibi alerjik hastalıkları olanların evleri şehrin çok kalabalık olmayan semtlerinde olması daha uygundur. Trafiğin, fabrika ve diğer işletmelerin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlar daha fazla hava kirliliğine maruz kalırlar ve daha çok rahatsızlanırlar. Ana caddelerdeki, otoyol yakınlarındaki evler de astımlılar için uygun değildir.

Polenlere alerjisi olanlar ise orman ve ekili alanların uzağındaki evleri seçmelidirler.

EVİNİZ GÜNEŞ GÖRSÜN

Alerjik hastalığı olanlar için ideal olanı bol güneş alan evlerdir. Özellikle yatak ve oturma odalarının güneş almasına önem verilmelidir. Güneş almayan, karanlık yatak odalarında yaşayanlarda daha sık ve ağır astım krizleri görülür

BODRUM VE ÇATI KATINDA OTURMAYIN

Bodrum ve giriş ve çatı katlarını tercih etmeyin. Buralarda ev
akarlarına ait alerjenlerinin daha fazla bulunduğu ve bunun da duyarlılaşmayı kolaylaştıracağı gösterilmiştir.

EVİN ODA SAYISI

Çocuklarınızın ayrı odaları olsun. Bir odanın birçok kişi tarafından
paylaşıldığı evlerde astım görülme ihtimali daha yüksektir. Burada, daha fazla alerjene maruz kalma ve nezle, grip gibi astım krizlerini tetikleyebilen enfeksiyonların daha kolay bulaşması etkili olabilir.

EVİN RUTUBETİ

Evlerin mutlak ve görece rutubetlerinin alerjen miktarları üzerine büyük etkisi olduğu bilinmektedir. Bir evin ‘rutubetli’ kabul edilebilmesi için mutlak rutubet (MR) 7 g/kg' dan, görece rutubet (GR) ise % 45'den fazla olmalıdır. Akarlar, bu değerlerin altında yaşamlarını sürdüremezler.

EV DÖŞEMESİ

Astım ve saman nezlesi olanlar için ideal yer döşemesi parke, tahta ya da granit taşlardır. Duvardan duvara halı kaplı evlerde hem akar ve hem de kedi alerjenleri, halısız evlere göre çok daha fazla bulunmuştur.

EVDE HAYVAN BESLEMEYİN

Evlerde akarlardan sonra gelen önemli alerjen kaynağı başta kedi, köpek olmak üzere tüylü evcil hayvanlardır. Alerjenler hayvanların derisinden veya daha az oranlarda da salyasından kaynaklanırlar. Bunların çapı birkaç mikron kadardır ve havada uzun süre kalabilirler. Halı ve kumaş kaplı mobilyalarda çok fazla alerjen bulunur. Bunlar evin duvarlarına da yapışabilecekleri gibi, elbiselerle başka yerlere de taşınabilirler.

EVİNİZ İYİ TEMİZLENMELİ

Alerjiklerin yaşadığı evler elektrik süpürgeleri ile sık sık temizlenmelidir. HEPA filtresi olan elektrik süpürgeleri tercih edilmelidir. Temizlik yapılırken hastalar ev dışında olmalı ve üzerinden birkaç saat geçmeden temizlik yapılan odalara girmemelidirler.

EVİNİZDE ASLA SİGARA İÇİLMESİN

Evin hiçbir odasında astımlı dışarıda olsa bile kesinlikle sigara içilmemelidir. Eşyalara sinen kokular bile zararlı olabilir. Tüm uyarılara rağmen sigara içilen evlerde filtreli hava temizleyici aletlerden yararlanılabilir.

EN İYİ ISINMA YÖNTEMİ KALORİFER

Astımlılar için en iyi ısınma sistemi evin her tarafını aynı derecede ısıtan doğal gazla çalışan kaloriferlerdir. Bacasız gaz sobaları, katalitik sobalar uygun değildir.

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi

Bu mevsimde hastalıklardan nasıl korunmalı?

Bu mevsimde hastalıklardan nasıl korunmalı?

Hava şartları insanların hem ruhsal hem bedensel sağlıklarını yakından etkiliyor. Havanın kirlisi de, soğuğu da, sıcağı da, bulutlusu da, yağmurlusu da, fırtınalısı da pek çok hastalığa neden oluyor ya da hastalık belirtilerini tetikliyor. Hatta, kimini güzel havalar bile yataklara düşürebiliyor.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, hastalıktan korunma yollarını sizin için yazdı.

ASTIMLILARIN TEHLİKELİ GÜNLERİ

Havaların dengesiz gittiği, aynı gün içinde bile önemli ısı farklarının yaşandığı, havaların değişken olduğu şu günlerden en çok etkilenenler ise astım hastaları.

Dış atmosferle sürekli temas halinde olan bronşlarımız, soluduğumuz hava şartlarındaki değişikliklerden çok çabuk ve fazlaca etkilenir. Her soluk alışta akciğerlere giren havanın sıcaklığı, nemliliği ve içinde bulunan çeşitli maddeler astımlı hastalar için çok önemlidir. Astımlıların bronşları ani ısı değişikliklerine çok duyarlıdır. Özellikle havanın aniden soğuması bronşlarda spazma ve salgılarda artışa neden olur. Bugünlerde hastane polikliniklerinin astım krizindeki hastalarla dolup taşması bu yüzdendir.

BÜYÜK ŞEHİRLER VE YOĞUN TRAFİK

Tatilin bitmesi ve okulların açılmasıyla beraber yoğunlaşan trafiğin yol açtığı hava kirliliğinin de astım krizlerinin artmasında rolü vardır. Motorlu araçların egzoz gazları bronşlar için çok zararlıdır. Egzoz gazlarına güneş ışınlarının etkisiyle oluşan azot oksitleri ve ozon solunum yolları için son derecede toksik gazlardır.

ÜST SOLUNUM YOLLARI ENFEKSİYONLARI

Sonbahar, nezle, faranjit, sinüzit, tonsillit.. gibi üst solunum yolları enfeksiyonlarının çok sık görüldüğü bir mevsimdir. Virüslerin neden olduğu bu hastalıklar, özellikle küçük çocuklardaki astım krizlerinin en başta gelen nedenidir. Çocuk önce nezle olur ve hemen arkasından öksürük, hırıltı ve nefes darlığı ile astım krizleri ortaya çıkar.

EV TOZLARI VE KÜFLER


Havaların soğuması ile birlikte insanlar zamanların çoğunu artık kapalı ortamlarda geçirmeye başlarlar ve böylece de ev akarları, hayvan tüyleri ve küfler gibi alerjenlere daha fazla maruz kalırlar.

ASTIMLILAR NELERE DİKKAT ETMEMLİDİR

-Havadaki ani değişikliklere karşı tedbirli olun. Ne çok kalın ne de ince giyinin.

-Şemsiyesiz ve yağmurluksuz dışarı çıkmayın.

-Soğuk havalarda burnunuzu bir maskeyle kapatın.

-Soğuk ve kirli havada efor yapmaktan kaçının.

-Terlememeye ve bu teri üzerinizde soğutmamaya dikkat edin.

-Daima burundan nefes alıp verin.

-Odanızı her gün havalandırın ve oda havasını temizleyen aletlerden yararlanın.

-Sigara içilen ortamlarda bulunmayın.

-Kapalı ve kalabalık alanlarda bulunmamaya özen gösterin.

-Grip aşısı olun.

-Koruyucu astım ilaçlarınızı ve aşınızı düzenli olarak kullanın.


Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

Dişlerinizi fırçalarken iki kez düşünün

Dişlerinizi fırçalarken iki kez düşünün

Diş macunu kullanırken dikkât!!!!!

ÜSTELİK FLUORİDLİ!!

“Üstelik fluoridli...” Bu cümleyi diş macunu reklamlarında mutlaka duyarız."Beyaz ve sağlıklı" dişler için, içinde fluorid olan diş macunlarına ihtiyacımız vardır. Televizyon ekranlarındaki beyaz önlüklü diş hekimleri hep öyle derler. Amerika'da ise fluorid içme sularına da karıştırılıyor.

Avrupa'da yasak olan bu işlemi gerçekleştiren ABD'de her yıl 143 bin ton fluorid "ağız sağlığı, temiz içme suyu ve su borularının hijyenliği " adına Amerikalıların musluk sularına tatbik ediliyor. İngiltere ise fluoridli musluk suyunun resmi olarak yasaklanmadığı Avrupa'daki tek ülke.

"Thamoo Water" 2000 yılında ABD uygulamasını örnek alarak İngiltere'de musluk sularına fluorid karıştırmak için yasa önerisini Londra'daki Parlamento'ya vermiş bulunuyor. Yasa önerisine İngiliz kamuoyunun tepkisi oldukça büyük oldu. Anti- Fluorid Kampanyası'nın yoğun çalışmaları sonucunda başta Boots, Sainsbury ve Safeway gibi büyük market zincirleri "Fluoridsiz diş macunları"nı üretip raflarına yerleştirmek zorunda kaldılar.

Fluoridli diş macunları üzerindeki büyü kalkarken, kamuoyu fluorid denen ve iyi bir şey zannedilen kimyasal maddenin bir zehir olduğunu öğrendi. Ve çok daha ürkütücü bir bilgiyle karşılaştı: Kitlesel düşünce kontrolünde fluoridin kullanıldığını...

Sodyum Fluorid 19.yüzyılda yaygın bir deyimle "Şeytan Zehiri" olarak bilinen Sodyum Fluorid fare zehiri olarak kullanılıyordu. Birçok endüstri kolunun atık ürünü olan ve sodyum silikofluorid ile birlikte elde edilen fluorid özellikle boksit'ten elde edilen alüminyum üretimi endüstrisinin bir atığıdır.
Depolanması oldukça güçtür. Denizlerin dibine depolandığında, milyonlarca balığın ve deniz canlısının ölümüne neden olmakta, eğer toprağa depolanırsa nehirlere ve yeraltı sularına karışmakta ve toprağı zehirlemektedir. Metali yeme özelliği de bulunduğu için sodyum fluoridin depolanması için üretilen konteynırlar oldukça pahalıya mal olmaktadır.

20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalizm, bu zehirli atığın depolanma maliyetinden kurtulmak için "fluoridli diş macunları" masalını ortaya atmış, başta ABD olmak üzere dünya çapında bir dizi üniversitenin diş hekimliği ve halk sağlığı bölümlerinde, diş sağlığı için fluoridin faydaları üzerine araştırmalar yönlendirmiş ve sonuçta her ülkede fluoridli diş macunları, diş hekimleri kuruluşlarının onayını almıştır.

Arsenikten on beş kat daha kuvvetli
Anti-Fluorid Kampanyası'nın önde gelen sözcülerinden Massachutes Tip Merkezi'nden Dr. Bush, sodyum fluoridin arsenikten on beş kat daha kuvvetli olduğunu belirtiyor. Dünyadaki kanser oranının en yüksek olduğu Amerika'da içme sularına fluorid tatbik edilen bölgelerde kanser oranının iki hatta üç kat daha fazla olduğu ve bu oranın nükleer santral bölgelerinde oturan insanların kansere yakalanma risk oranı ile eşdeğer olduğu da açıklanan bir diğer bilgi.

Sodyum fluorid, diş macununun yanı sıra bir de içme suyu ile alındığında vücutta büyük bir tahribata neden oluyor. Damarlar, sinir sistemi, kemik yapısı ve dişlerde ağır bir tahribat gerçekleştiriyor. ABD'de uygulamanın, kısa adı EPA (Environmental Protection Agency – Çevre Koruma Kurumu ) olarak bilinen kurum aracılığı ile gerçekleştirildiğini ve EPA'nın, içme sularında fluorid kullanılmasına ilişkin tavsiye raporları verdiğini de hatırlatmak istiyoruz. EPA hazırladığı bu "tavsiye" raporlarında endüstri kollarına atıklarını değerlendirme ve atıklarından para kazanmanın yollarını gösteriyor. Bu atıkların başında ise sodyum fluorid geliyor.

Aloe Vera mucize mi, yalan mı?

Aloe Vera mucize mi, yalan mı?

İbni Sina’nın “El Kanun Fi’t Tıp” kitabında da adı geçen Aloe Vera mucize bir bitki mi, yoksa bir reklam yalanı mı? Ya pazar kavgası! Amerika Aloe Vera Stokluyor mu? işte yanıtlar.

İskender'e ülkeler fethettiren bitki tartışması popüler bilim dergisinin son sayına konu oldu. İşte derginin hazırladığı dosya ile, efsaneden gerçeğe Aloe Vera…

Aloe Vera, şifalı özellikleri çok eskiden beri bilinen bitkilerin en önemlilerinden biridir. İbni Sina’nın “El Kanun Fi’t Tıp” adlı kitabında adı geçen bu bitkiyi, Christoph Colomb, vazgeçilmez dört besin maddesinden biri olarak tanımlar. Mahatma Gandi ise uzun süren oruç dönemlerinde Aloe Vera'dan çok yararlandığını belirtir. Eski papirüslerde Mısır kraliçesi Nefertiti ve Kleopatra’nın da sağlık ve güzelliklerini bu bitkiye borçlu oldukları anlatılır.

500’den fazla türü olan Afrika kökenli Aloe Vera, ülkemizde “Sarısabır” adıyla bilinir. Görünüş olarak kaktüse benzese de zambakgiller familyasına mensuptur, dolayısıyla bizim soğan ve sarımsağımızla akrabadır. Ancak, Akdeniz ve Ege bölgelerinde bazı türleri yetişse de “Barbadensis” adındaki en faydalı türü ülkemizde bulunmaz. Acı bir tadı olduğu için sevilmeyen bu bitki, Boccacio’nun Decameron’undaki bazı gülünç öykülerde, “Şekere bulansa bile yutulması imkansız” özelliğiyle rol almıştır.

Aloe Vera ya da Sarısabır’ın, 75 besleyici madde, 20 mineral, 18 amino asit ve 12 vitamin içerdiği bilinmektedir. Birçok bitkinin aksine, kabuğunun besleyici özelliği yoktur. Yararlı maddeler yaprağın içindeki dokulardan elde edilen jelde toplanmıştır. Bu jel glükomennan ya da pektik asit gibi korbonhidrat polimerler ihtiva eder.

Aloe Vera jeli açık havada kaldığı takdirde kısa sürede okside olarak yararlı özelliklerini yitirir. Bu nedenle, saklanarak geniş bir kullanıma kavuşması uzun zaman mümkün olmamıştır. Ancak 1968 yılında Teksas’lı bir eczacının bulduğu formül sayesinde bu mahzur giderilmiş ve o zamandan bugüne bu ürün sınai bir hammadde konumuna gelmiştir.

Günümüzde, ABD, Meksika, Doğu Afrika ve Japonya'da on binlerce dönüm alanda, Aloe Vera üretimi yapılmaktadır.


Aloe Vera yaprağının dış kısmının, tıbbi olarak kabızlığı önleyici özelliği bilinmektedir. Yapraktan elde edilen usare ise genellikle kurutularak tane haline getirilir ve tıbbi amaçlarla kullanılır.

Amerika Aloe Vera Stokluyor mu?

Aloe Vera jelinin, yara, yanık ve deri hastalıklarına da iyi geldiği söylenmektedir. Öyle ki, Büyük İskender’in Hindistan’a uzandığı dönemde, hocası Aristo’nun önerisiyle, askerlerinin yaralarının tedavisinde bu bitkiyi kullanmak niyetiyle bol bol Aloe Vera yetişen bir adayı fethettiği rivayet edilirken, günümüzde ise Amerika’nın olası bir nükleer savaş sonrası radyasyon yanıklarının tedavisi amacıyla Aloe Vera stokladığı iddiaları mevcuttur. Ancak 1970’li yıllarda Amerikan ilaç denetim kurumu olan FDA, yanık ve yaralanmalara iyi geldiği konusunda yeterli kanıt olmadığını açıklamıştır.

Buna karşılık 5 bin denek üzerinde yapılan bir araştırma ise Aloe Vera’nın kalp krizi riskini azalttığını ortaya koymuştur. Aynı araştırma Aloe Vera’nın, Isabgol adlı bir başka madde ile birlikte karıştırıldığında toplam lipid ve kolesterolü azalttığını göstermiştir.

Pazar Kavgası

Aloe Vera’nın bağışıklık sistemini güçlendirdiği de yaygın bir kanıdır. Bu özelliği nedeniyle AIDS’e (bağışıklık eksikliği sendromu) karşı etkili olup olmayacağı araştırılmaktadır.

Aloe Vera, şifalı özelliklere sahip olmakla birlikte, muhtemelen tüm şifalı bitkiler gibi yan etkileri de mevcuttur. Bu yönde araştırmalar sürmektedir. Ne var ki, ürün, sınai bir hammaddeye dönüştükçe yeni kullanım alanları yaratmak amacıyla bir mitos yaratılmaktadır. Günümüzde iş o hale gelmiştir ki, ne ürün üretirseniz üretin “Aloe Vera’lı” etiketini yapıştırdığınızda ek bir avantaj sağlamanız mümkündür. Onun için de eşarbın “Aloelisinden” tuvalet kağıdının “Aloelisine” kadar her ürün bu pazar kavgasından bir pay kapmaya çalışmaktadır.

Piyasadan Toplatılabilir

Hal böyle olunca, geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü Aloe Vera’lı gıdaların yasaklanması yönünde Tarım Bakanlığı'ndan talepte bulunmuş, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı da, tüm il müdürlüklerine bir yazı göndererek “5179 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun” uyarınca, tüm Aloe Vera’lı yiyecek ve içeceklerin piyasadan toplatılmasını istemiştir. Gerekçe olarak da, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) hazırladığı bir rapor ileri sürülmüştür. Bu rapora göre dünyada Aloe Vera’yla ilgili hiçbir klinik çalışma bulunmamaktadır ve bu bitkiden elde edilen jel, birçok mikroorganizma için üreme ortamı oluşturmaktadır. Bazı tıp adamları da bitkinin karaciğer üzerinde olumsuz yan etkiler yaptığını iddia etmektedirler.

Yapılması Gerekenler ve Egzersizler

Yapılması Gerekenler ve Egzersizler

Gözler

Göz muayenesinden geçmeli, bozukluklar varsa gereğini yapmalısınız. Ekrandan 60-70 santimetre uzakta oturmalısınız. Göz hizanızı ekranın üst seviyesiyle orantılamalısınız. Yazı yazarken kağıt tutucu kullanmalı, ekranın kenarına iliştirmelisiniz. Bulunduğunuz mekân, ne çok karanlık ne de çok aydınlık olmalı. Ekrana dik açıyla gelen ışık bulunmamalı, detayında ışık yansımaları ve parlamaları önlenmelidir. 15-20 dakikada bir ara vererek uzak bir noktaya bakarak dinlenmelisiniz.

Omuzlar ve boyun


Klavye önünde çalışmak, ister istemez sırtınızın kamburlaşmasına neden olacaktır. Omuzlar yeterince yüksek durmadığından kendinizi öne doğru verirsiniz. Böylece kambur duruşu ortaya çıkar. Böyle oturmak da boynumuzu ağrıtır. Dik oturmalı ve omuzları geriye doğru tutmalısınız.

Çeşitli Egzersizler:

1- Boynunuzun arka tarafını esnetmek için başınızı öne doğru eğin. 10-20 saniye bu pozisyonda kalın. Ağrı değil, hafif bir gerginlik hissedecek kadar esneyin. Başınızı dik konuma getirin ve derin derin nefes alın. Bu durumu üç defa tekrarlayın. Bu hareketler boynunuzun arka tarafındaki gerginliği gidermek için idealdir.

2- Koltuğunuzda düzgün bir şekilde otururken, boynunuzun sağ tarafını hafif bir gerilme hissedene kadar çenenizi sol omzunuza yaklaştırın. 10-20 saniye kadar bekleyin. Aynı hareketi sağ tarafa da yapın. Her ikisini bir defa daha tekrarlayın.

3- Dik bir şekilde otururken, sanki kulağınızı omzunuza değdiriyormuş gibi başınızı fazla zorlamadan sola doğru eğin. Boynunuzun sağ tarafında ağrımadan, hafif bir gerilme hissedene kadar esneyip 15-20 saniye kadar bekleyin. Aynı hareketi diğer tarafa doğru da yapın. Sonra birer kere daha bu hareketleri tekrarlayın. Bu hareket boynunuzun yan kaslarını ve omzunuzun arka üst kısmındaki kaslarını esneterek rahatlamanızı sağlar.

4- Dik bir pozisyonda karşıya bakarken, boynunuzda ve omuzlarınızda hafif bir gerilme hissedene kadar omuzlarınızı kulaklarınıza doğru kaldırın. 8-10 saniye kadar bu şekilde bekleyin. Omuzlarınızı gevşetin ve derin nefes alın. Bu hareketi 2-3 kez daha tekrar edin. Boyun ve omuz kaslarınızı gevşetmek için bu hareketi kullanmalısınız.

5- Sol kolunuzu sağ omzunuza değdirin, başınızı yavaşça sola doğru çevirin. Sağ elinizle sol dirseğinizi tutarak hafifçe arkaya doğru itin. Sol kolunuzda ve omzunuzda hafif bir gerilme hissedecek kadar ittirin. 10-20 saniye kadar bu pozisyonda bekleyin. Aynı hareketi diğer kolunuzla da uygulayın. Bu egzersiz kollarınızı ve omzunuzun üst kısmındaki kasları rahatlatacaktır.

Sırt

Kambur durduğunuzda omurgalarınız düşündüğünüzden daha fazla yük taşır. Ağırlığınızı yay halini almış omurgalarınız çeker ve ağrı yaşamanız son derece doğal olur. Kambur duruş, aynı zamanda kanınızın kollarınıza doğru delice akmasına yol açacak ve bir süre sonra ellerinizin karıncalandığını hissedeceksiniz, tabi ancak, dikkâtiniz yaptığınız işler arasında kendine gelip vücudunuza bir göz atarsa bunu anlayacaksınız.

Egzersiz:

İki elinizin parmaklarını birbirine geçirin, avuçlarınız karşıya bakacak şekilde omuz seviyesinde, kollarınızı ileriye doğru uzatın. Kollarınızda ve omuzlarınızda hafif bir gerginlik hissedene kadar bekleyin. 10-20 saniye öyle kalın. Ellerinizi çözmeden kollarınız gergin bir biçimde kafanızın gerisine doğru itin. Bu hareket kollarınızdaki ve sırtınızın üst kısmındaki kasları esnetir.

Karın Kasları

Her gün bilgisayar başında oturduğunuzda saatlerce, üstelik bir de yediklerinize dikkat etmiyorsanız kilo almanız, yürürken iki ayağın ve kolların kullanılması kadar kaçınılmazdır. Karın kaslarını çalıştırmak için illa şınav-mekik çekmek gerekmez. Bulunduğunuz yerden ayrılmadan da karın kaslarınızı çalıştırabilirsiniz.

Egzersiz:

Bir masanın köşesine yaslanın. Masanın ağırlığınızı taşıyacak güçte olduğundan emin olun ama!.. Masanın köşesini iki elinizle sıkıca kavrayın ve dizlerinizi kendinize doğru kıvırarak ayaklarınızı yerden bir metre kadar kaldırın. Ayaklarınız vücut hizasına gelince, yavaş yavaş eski pozisyonunuza geri dönün. Hareketi üç set halinde onar defa tekrarlayın. Hareket kolay geliyorsa ayaklarınızı oldukça yavaşça çekin.

Bilek

Bilek ağrıları bilgisayar kullanıcılarının en çok şikâyet ettikleri konulardan biridir. Bu ağrılarla yaşamayı kabullenmek, ileride oluşacak daha büyük hasarlara neden olabilecektir. Aşağıdaki hareketler size yardımcı olacaktır.

Egzersiz:

Parmaklarınızı gergin hissedecek kadar açın, on saniye öyle kalın, gevşetin, ellerinizi gergin bir pençe şekline getirin, 10 saniye bu pozisyonda bekleyin ve yine gevşetin. Kolunuzu sabit tutarak ellerinizi öne ve arkaya doğru fazla zorlamadan hareket ettirin. Bu egzersiz el, bilek ve ön koldaki kasları gevşetecektir.

Template Design | Elque 2007