8 Nisan 2007 Pazar

Saç Şekillendirme

Saç şekillendirme Saç şekliniz kişiliğinizi yansıtır ve harika bir kendini ifade biçimidir. Ancak unutmayın: çoğu saç şekillendirme ürünleri sert kimyasallar içerir ve bunlar da saça zararlıdır. Saçınızı şekillendirmek için kullanacağınız ürünlerin içeriklerine dikkat edin. 1-2 günlük güzel bir görünüm için saçlarınıza zarar vermeyin. Unutmayın: size en çok yakışan saç doğal görünümünüzdür!

Saç kesimi ve uzaması Saçınızı düzenli aralıklarla kestirin (mesela her 2 ayda bir). Saçınızın düzenli olarak kesilmesi özellikle sağlıklı uzama için çok önemlidir çünkü kırık ve sağlıksız saçın düzenli olarak kesilmesi hem bu sıkıntıyı azaltacağı hem de saçın sağlığını artıracağı için uzama hızına da pozitif etkisi olacaktır. Bu arada her saç kesiminde kendinize verebileceğiniz yeni görünüm ve hava da yanınıza kar kalır tabii.

Saçınız vücut kimyanıza, denge ve sağlığınıza uyumlu olarak uzar. Saç uzatırken sabır ve iyi bakım en önemli hususlardır. Saçınız kendinize iyi baktığınız oranda sağlıklı ve ışıltılı olacaktır. Dengeli beslenme, düzenli spor, gerektiği kadar vitamin katkısı hem saçınızın hem de tüm vücudunuzun ihtiyacıdır. Kendinize iyi baktığınız oranda saç ve saçınızın görüntüsünden mutlu olacaksınız.


Saç ve uyku Uyuma pozisyonunuz bile saç sağlığınızı etkiler. Huzursuz uyuyanlar uyku sırasında saçlarını bol bol kırar. Uykuda huzursuzsanız saça zararı azaltmak için saten yastık kılıfı deneyin. Yatarken saçı yukarı doğru ama sıkı olmadan toplamak da iyidir. Ancak saçı toplarken mutlaka kumaş kaplı lastikler kullanmaya özen gösterin.

Saç Bakımı İçin Doğal Yöntemler

Hepiniz uzun ve sağlıklı bir saça sahip olmak için onu sürekli kestirmeniz gerektiğini duyarsınız. Aslında sürekli saçınızı kestirmek sadece onun daha kısa olmasını sağlar. Sağlıklı olması ile hiçbir ilgisi yoktur.

Saç uzunluğu kafanızın şekli ve genişliği ile orantılıdır ve yeni teknolojilerle bile bunu değiştirmenize olanak yoktur. Sağlıklı ya da sağlıksız saç yoktur. Saçımız aslında ölüdür. Ölü olmasaydı kesildiğinde canımız yanmazmıydı? Eğer saçlarınızın ucu kırılmamışsa ya da boyama yüzünden hasar görmemişse onu sürekli kestirip sağlıklı ve uzun yapmaya çalışmak yanlış bir şey. Sadece stil değişikliği düşünenler için sık saç kestirilmesi önerilebilir. Saçınızın sağlıklı olması için yapabilecekleriniz: - Günlük olarak pahalı olmayan bir Vitamin (One-A-Day) alın. - Saçınızı fazla taramayın. Sadece gerektiğinde şekil vermek için tarayın. - Kaliteli bir tarak ya da fırça kullanın. Keskin metal ya da plastik uçlar saçlarınızın uçlarının kırılmasına neden olur.



- Kaliteli saç ürünleri kullanın. Çoğu alışveriş merkezlerinde satılan şampuan ve saç ürünleri aslında birçok kötü kimyasal maddeyi içlerinde bulunduruyor. Mesela 'ammonium laurel sulfate' , ya da silikon içeren ürünler saçınızı kurutarak daha kolay kırılmasına neden olabiliyor. İçlerinde birçok koruyucu madde bulunduğunu iddia eden bu ürünler saçınız için aslında en büyük tehlikeyi oluşturuyor. - Saçınızı sıkı bantlarla toplamayın. Bırakın rahat kalsın. Bu tür toplama şekilleri de kırılmalara neden oluyor.

Sıcak yağ tedavisi

Kurumuş ve yıpranmış saçları en iyi canlandırma yöntemi zeytinyağı tedavisidir. Saçlarınıza parlaklık vermek ve beslemek için 2 çorba kaşığı zeytinyağını ısıtın. Bunu yavaş yavaş tüm saç derinize yedirin. Sıcak suda ıslattığınız bir havluyu sıktıktan sonra bir türban gibi başınıza sarın. Havlu soğurken bu işlemi iki veya üç defa tekrarlayarak, başın yağı iyice emmesini sağlayın. Sonra saçlarınızı yıkayarak, iyice durulayın. Bu bakım türü, özellikle çabuk kırılan saçlar için çok yararlıdır.

Hintyağı tedavisi

Yarım çay fincanı hintyağını ısıttıktan sonra baş derinizi ovarak saçınızın yağı emmesini sağlayın. Yavaş yavaş tarayacağınız saçlarınızı kaynar suya batırırıp sıktığınız havluyla sarın. Bu işlemi yaptıktan sonra yarım saat kadar bekleyip şampuanla yıkayın. Bu tedavi, fazla ince, çabuk kırılan, kuru saçlara iyi gelir.

Zeytinyağı ve bal tedavisi

Yarım çay fincanı yeşil zeytinyağıyla bir çay fincanı süzme balı karıştırın. Bu sıvıyı iyice sallayıp çalkalayın ve bir kaç gün dinlenmeye bırakın. Daha sonra bu karışımı baş derisinize ovarak ve tarayarak yedirin. Ancak bu işlemi yaparken tarağın dişlerinin baş derinize batmamasına özen gösterin. Başınıza bir naylon torba geçirerek, başın sıcaklığını muhafaza etmeyi sağlayın. Karışımı başınızda yarım saat beklettikten sonra, saçlarınızı bol suyla durulayın. Bu işlem, koyu renk saçların ışıltılı bir hal alıp parlamasını sağlar.

Protein tedavisi

Yumurta ile yapılacak protein tedavisi hemen hemen her tür saç için uygundur. İki yumurtayı çırpın ve içine yavaş yavaş bir çorba kaşığı zeytinyağı, bir çorba kaşığı gliserin, bir çorba kaşığı sirke (mümkünse elma sirkesi) ilave edin. Saçınızı bir kez şampuanladıktan sonra saçlarınıza bu karışımı sürüp 15-20 dakika bekleyin. Saçlarınızı iyice duruladıktan sonra saçlarınızın çok kısa sürede canlandığını fark edeceksiniz.

Kakao yağı tedavisi

Koyu renk saçlı kişilerin uygulayabileceği bir başka bakım yöntemi ise aşağıda anlatılan bu karışımdır. İçinde su kaynayan genişçe bir tencerenin içine daha küçük bir kabı oturtun. Yarım çay fincanı ayçiçeği yağını, 1 çorba kaşığı kakao yağını, 1 çorba kaşığı susuz lanolini bu ikinci kabın içinde eritin. Bütün bu yağlar eriyince, kabı kaynar suyun içinden alın ve karışımı iyice çırpın. Bu karışımdan 1 çorba kaşığı kadarını alarak buna 1 çorba kaşığı su katın, iyice karıştırın. Bu sıvıyı ovarak başınıza sürün ve bu durumda 15 dakika ile yarım saat arasında bekleyin. Ardından saçınızı yıkayıp durulayın. Bu tedavi koyu renk saçlara yeni bir canlılık ve parlaklık verir.

Kış aylarında cilt bakımı

Kış soğuklarında cildin kuruduğu, çatladığı ve yıprandığı, hava kirliliğinin de etkisiyle ciltte lekelenmelerin hatta siyah noktaların arttığı bildirildi.

Uzmanlar, cildi korumak için kullanılan temizleyici ürünler ve bakım kremlerinin içerdikleri kimyasal katkı maddelerinden dolayı uzun vadede cilde zarar verebileceğini belirterek, bu durumun ekonomik yönden bütçede önemli bir gider oluşturduğunu belirttiler.

Hazır ürünlere alternatif olarak, cilt temizliği ve bakımı yapmak için bütün aktarlarda bulunan çeşitli bitkisel yağların karışımından aileye özel kremler de yapılabilir. Bu kremler, hem daha az masraflı hem de doğal olduğu gibi ailenin tüm bireyleri her türlü vücut bakımında kullanabilir. Bitkisel ürünlerle cilt ve vücut bakımı yapan uzman estetisyen Gülten Şenşafak, kış soğuklarında çok etkili olacak bir bakım kreminin yapılışını anlattı.

Şenşafak, kremin hazırlanmasından önce tüm vücut temizliği için önerilen bir peeling (deri üzerindeki ölü hücreleri temizleme) yönteminin uygulanabileceğini kaydetti. Şenşafak, uygulanacak cilt bakım yöntemlerini şöyle sıraladı:

"Bir kaşık mısır ununu bir kaşık yoğurtla iyice karıştırıp, el, yüz ve ayaklarınıza sürün ve bir güzel ovun. Cildiniz temizlenir ve yumuşar. Vücut temizliği için de bu ürün kullanılabilir ama en iyi yöntem geleneksel banyo adetimizde yer alan kese yapmaktır".

Estetisyan Gülten Şenşafak, gözaltları ve kapakları dahil tüm vücut bakımında kullanabilecek kremlerin de şu şekilde hazırlanacağını anlattı:

"Birer tatlı kaşığı lanolin ve balmumu, birer çorba kaşığı kayısı yağı, buğday özü yağı ve badem yağını, bir çay kaşığı portakal yağını benmari usulü (cezveyi başka bir kaptan çıkan buharın üzerinde tutarak) eritin. Karıştırırken içine bir tatlı kaşığı gül suyunu damla damla yedirin. Katılaşıp kıvam aldığında cam bir kavanoza koyun. Tüm malzemeler bir araya geldiğinde cildi canlandıran, çatlakları tedavi eden, kırışıklıkları açan koruyucu özelliği çok fazla bir bakım kremi ortaya çıkıyor. İçine uzun süre durabilmesi için katkı maddesi konulmadığından kremin az miktarda yapılması gerekiyor. Buğday özü yağı lekeleri açar. Kayısı yağı hücre canlandırır, cildi besler. Badem yağı yumuşatıcı, kırışık açıcıdır. Portakal yağı, hücre canlandırır, temizler, kan dolaşımını sağlar. Lanolin suyu kolayca kendine çeker. Balmumu, kırışık açar, kreme yoğunluk verir.

Yüzünüze maske yapın

Akşamları bakım kremi sürmeden önce cilt güzelce temizlenmeli. Bunun için salatalık sütlü bir tonik yapabilirsiniz. Küçük bir salatalığı rendeleyip suyunu sıkın. İçine aynı miktarda süt katın. Bu karışımla pamuk kullanarak cildinizi silin. Arkasından gülsuyu ve kekikle yapılan bir tonik ile cildinizi iyice temizleyin. Bir çorba kaşığı kekiği bir su bardağı sıcak su ile demleyip soğuduktan sonra süzün. İçine, yağlı cilt için aynı miktarda, karma ve kuru cilt için iki katı gül suyu koyun. Antiseptik olan kekik ciltteki mikropları kırar, cildi temizler, canlandırır ve gözenekleri sıkıştırır. Bakım kremini sürerken yukarı doğru hareketlerle yüzünüze ve göz çevrenize parmak uçlarınızla masaj yapın. Masaj, kırışıklıkları açar ve yaşlılık etkilerini geciktirir".

Yağ karışımı ile cilt bakımı

Estetisyen Şenşafak'ın kış aylarında, kuruyan, kırılan, çabuk kirlenen saçlar için de bir bakım formülü var. Şenşafak, şu önerilerde bulundu:

"200'er gram zeytinyağı (çok kaliteli, içmelik denilen) veya daha az asitli olan susam yağı ve çörekotu yağının içine, 30'ar gram defne yağı ve portakal yağı katıp şişeyi çalkalayın. Banyodan iki saat önce saç diplerine sürüp sıcak suda ıslatılmış bir havluya sarın. Portakal yağı, yağlı saçlara iyi gelir. Saçınız kuru ise onun yerine kayısı yağı kullanın. Bu uygulamayı haftada bir kere yapabilirsiniz. Aynı karışımın içine B ve E vitaminleri içeren ampul iğneler de kırarsanız, yağlarla birlikte bakım kalitesi artar. Eğer hücreler ölmediyse, genetik değilse, bakımsızlıktan dolayı dökülen saçları da yeniden canlandırır. Yağların temizliği zor olduğu için 4-5 kez yıkamak gerekebilir. Bu arada saç tekrar yıpranır. Bunun önüne geçmek için karışımın içine bir yumurta kırabilirsiniz. Yumurtanın beyazı gözenekleri sıkıştırır. Sarısı da içerdiği vitaminlerin yanında saçı yıkarken köpürtür ve temizliğini kolaylaştırır."

Tırnaklarınız için de bir öneri

"İkiye ayrılan, kırılan, kenar etleri kalkan tırnakların bakımı için de zeytinyağı ve limon karışımı kullanılabilir. Bunları bir fincanda karıştırıp her akşam beş dakika parmak uçlarınızı içine batırın. Elinizi yıkamadan önce iki saat bekleyin. Bir süre sonra iyileşmeyi fark edeceksiniz."

1 Nisan 2007 Pazar

Kadın tiryakileri bekleyen tehlike !

Sigara içen kadınlarda stres, iştah kaybı gibi problemler görülüyor...

Sigara içen kadınlarda magnezyum eksikliğiyle birlikte sinirlilik, uyumsuzluk ve iştah kaybı gibi ciddi sorunlar görülürken; adet öncesi gerilimi de artıyor.

Sigaranın zararları saymakla bitmez... İstanbul Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği şefi Doç. Dr. Melahat Dönmez Kesim de, yapılan bir çalışmayla sigaranın bir olumsuzluğunu daha gözler önüne serdi. Buna göre; aşırı sigara tüketen kadınlarda magnezyum ihtiyacı günlük gereksinimin iki katına çıkıyor.

Magnezyum eksikliğinde; sinirlilik, uyumsuzluk, iştah kaybı, depresyon, kas krampları ve kasılmaları, kalp ritminde bozulmalar, solukluk, uyuşukluk, koroner spazm gibi belirtiler ortaya çıkıyor. Bu konuda kadınları uyaran Doç. Dr. Kesim, vücudumuzdaki kas ve sinir fonksiyonlarının yürütülmesi, kemik güçlülüğünün sağlanması ve kalp ritminin düzeninin sağlanmasında magnezyumun büyük önem taşıdığını belirtiyor. Özellikle aşırı sigara tüketen kişilerde magnezyum ihtiyacı günlük gereksinimin iki katına çıkıyor ve magnezyum olmadan vücutta enerji dönüşümü gerçekleşmiyor.

Hücre geçirgenliğinde önemli rol oynayan magnezyumun, kalsiyumun fizyolojik karşıtı olduğunu ifade eden Dr. Kesim, magnezyum eksikliğinin pıhtılaşmayı arttırıp kalp ve damar hastalıklarına zemin hazırladığını da vurguluyor. Tüm yeşil bitkiler magnezyum içeriyor. Özellikle sigara tiryakisi kadınların magnezyum açısından zengin olan muz, avokado, dil balığı ve kuruyemişleri bolca tüketmesi gerekiyor.

Spor YapmaK!

Spor yapmanız gerektiğini biliyorsunuz ve aslında gerçekten de yapmak istiyorsunuz ama, bir türlü hareket edemiyor, spor yapmak için motive olamıyorsanız;
Motivasyonu engelleyen nedenlere bir bakalım:

"Zamanım yok."
Kadınların yüzde 89'u ailevi ya da işe ilgili yoğunluklar olduğunda pes ediyor. Peki ne yapmalı? Spor salonuna gidip gitmemek konusunda kendi kendinizle savaştığınız o 20 dakikada, tartışmayı bırakıp salona gidin. Yapılan bir araştırmaya göre, egzersiz yapmanın sırrı, konu üzerinde fazlaca düşünmek yerine hemen başlamakta yatıyor.

"Beni destekleyen kimse yok."
Egzersizden kaçanların yüzde 35'i, onları destekleyen ya da onlarla spora gelecek bir kişinin olmamasından şikayet ediyorlar. Araştırmalara göre, destek gören insanlar daha düzenli egzersiz yapıyorlar. Yani egzersiz yapmaya başlayıp devamını da getirmek için en iyisi yanınıza bir arkadaş bulun.

"Evim fazlasıyla rahat."
Egzersizden kaçanların yüzde 59'u egzersiz yapmak için evden çıkmaya üşeniyorlar. Şu durumda evinize egzersiz aleti alabilirsiniz. Eve böyle bir alet
alamıyor musunuz? O zaman egzersiz video ya da dvd'lerine ne dersiniz? O da aynı işi görür!

"Çok pahalı."
İşin aslında iki yönü var: Birincisi aslında kesenize uygun bir spor salonu bulamıyorsanız bile, evde spor yapabilir olmanız, ya da yürüyüş gibi ücretsiz sporları deneyebilecek olmanız. Diğer bir nokta da şu: İleride ödeyeceğiniz doktor ve hastane faturalarının spor salonundan çok daha fazla olacağını düşünürseniz, spora fon ayırabilirsiniz.

Margarinin zararları

Reklamlar aracılığıyla “sağlıklı” olarak lanse edilen margarin koroner kalp hastalığı riskini artırıyor, bağışıklık sistemini zayıflatıyor.

Margarin kimyasal işlemler sonucunda suni olarak elde edilir. Bunun için, sıvı yağlar tereyağına benzer görünüm ve tad elde etmek üzere çeşitli kimyasal işlemlerden geçirilerek katılaştırılırlar. İlk olarak 1. Dünya Savaşı'nda cephede savaşan askerlere ucuz tereyağı sağlamak amacıyla geliştirilmiş bir yöntemdir. Ancak günümüzdeki bilimsel çalışmalar bu katı yağın insan sağlığına çok zararlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Üzerinde tamamen bitkisel bir yağ olduğu ve 0 mg kolesterol içerdiği yazsa da, margarinler kalp damar sağlığını tehdit ederler. Herhangi bir sıvı bitkisel yağ "hidrojenizasyon" işlemine tabi tutulur ve vücud ısısında erimeye hazır hale getirilir. Bu arada içerdiği doymuş yağ oranı tereyağı ile karşılaştırıldığında daha yüksek ve daha zararlı orana yükselir. Harvard Tıp Fakültesi'de yapılan bir çalışmaya göre, tereyağı ile karşılaştırıldığında margarin yemek kadınlarda kalp hastalığına yakalanma olasılığını %53 artırmaktadır.

Margarinin zararlarını özetlemek gerekirse:

• Koroner kalp hastalığı riskini 3 kat artırır.
• Toplam kolesterolü ve LDL'yi yükseltir. (Kötü kolesterol)
• HDL'yi düşürür. (iyi kolesterol)
• Anne sütünün kalitesini düşürür
• Bağışıklık sistemini zayıflatır
• Pankreasın insülin tepkisini azaltır ve şeker hastalığına yol açar.

Doymuş katı yağ oranının fazlalığının yanında, trans-yağ asidi miktarı da oldukça fazladır. Varlığı yeni farkedilen bu yağ asitleri de damar sağlığını ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. 2005 yılından itibaren FDA tarafından paketlenmiş her gıdanın üzerinde ne kadar trans-yağ asidi ihtiva ettiğinin belirtilmesi bir şart olarak getirilmektedir. Trans yağ asitlerinin kolesterolü dolaylı olarak artırması ile damar sertliği ve koroner kalp hastalığı gelişmektedir.
Görüldüğü gibi, her nekadar üzerinde tamamen bitkisel kaynaklı olduğu ve kolesterolsüz olduğu belirtilmiş olsa da, margarin çok zararlı bir yağdır.

© 2004 GENÇ KAL.
Uzm. Dr. Cihat Gündoğdu


Hangi yağ daha sağlıklı?

Reklâmlar kalp sağlığı için margarinleri öneriyor ama bilim adamları aynı fikirde değil! Tereyağını aklıyor, margarini yerden yere vuruyorlar. İşte doymuş-doymamış, sıvı-katı yağlar hakkındaki çarpıcı gerçekler!

Besinlerdeki yağlar sadece yüksek oranda enerji içeren makro besinler olmakla kalmayıp, hormonlar, hormon benzeri yapılar ve hücre zarlarının yapımına önemli ölçüde katılan maddelerdir. Bu nedenle yağların diyetimizden çıkartılması ya da kısıtlanması, vücut sistemlerinin işlevlerini olumsuz etkileyebilecektir. Ancak yemeklerimizde yağ kullanımının kısıtlanmaması demek, hangi yağların yararlı, hangi yağların zararlı olduğu konusunda bilinçlenmemek demek değildir.

Bu konuda modern tıp ve medya kuruluşları, bizlere bitkisel kaynaklı yağların, hayvansal kaynaklı yağlara göre daha sağlıklı olduğunu sürekli iddia etmektedir. Bunun nedeni olarak da, hayvansal kaynaklı yağların kalp-damar hastalıkları ile kanser riskini arttırdığı gösterilmektedir.

Bu iddialar, 1900'lu yılların ortalarından itibaren bütün dünyada besin tüketimini önemli ölçüde değiştirmiştir. Hatta ülkemizde bile yüzyıllardır Türk mutfağının bir parçası olan tereyağı, kuyruk yağı, iç yağı, sade yenilen ya da sebze yemeklerine katılan yağlı etler, tam yağlı yoğurt ve peynirler, artık yerini daha önce adını bile duymadığımız bitkisel margarinlere, soya ve kanola yağlarına, soyadan elde etilen yapay etlere, büyük holding kuruluşlarının ürettiği ve içine bin bir çeşit katkı malzemesi, boya ve şeker eklenmiş, buna karşılık yağı arındırılmış "light" süt ve süt ürünlerine bırakmıştır. Hayvansal yağları karşısına alan bu yeni akıma katılmadan önce, acaba kaçımız yağları A'dan Z'ye tanıyor?

Yağlar, suda çözünme özelliği mevcut olmayan organik bileşiklerdir. Yağların yapı taşları; yağ asitleri olarak bilinen, karbon ile hidrojen atomlarının birbirlerine bağlı olarak bulunduğu çeşitli uzunluklardaki zincir yapılardır.

Vücudumuzdaki depo yağlarının ve yediğimiz yiyeceklerdeki yağların büyük bir çoğunluğu, trigliserit denilen ve üç yağ asidi zincirinin, bir gliserol molekülüne bağlanması suretiyle oluşmuş yapılardan meydana gelmiştir. Yağ asitleri, aslında birden fazla şekilde sınıflansa da, konumuzla olan ilgisi dolayısıyla burada sadece onları doymuşluk derecelerine göre sınıflayacağız;

Doymuş yağ asitleri

Bir yağ asidinin bütün karbon atomu bağları bir hidrojen atomu ile eşleşmiş ise, bunlara doymuş yağ asitleri denilir. Oldukça dayanıklı yapılardır çünkü karbon bağlarının hepsi hidrojen ile dolmuştur. Bu demektir ki doymuş yağ asitleri kolay kolay bozulmazlar. Yüksek sıcaklıklara kadar ısıtıldıklarında bile yapılarını büyük oranda muhafaza edebilirler. Oda sıcaklığında katı ya da yarı katı haldedirler. Çoğunlukla hayvansal yağlarda (kuyruk yağı, tereyağı, kaymak vs.) ve tropikal yağlarda (Hindistan cevizi yağı) bulunurlar. Ayrıca vücudumuz bu yağ asitlerini karbonhidratları kullanarak yapabilmektedir.

Tekli doymamış yağ asitleri

Tekli doymamış yağ asitleri, yapılarındaki iki karbon atomunun birbirine çift bağ ile bağlı olmasından dolayı iki hidrojen atomu açığı bulunan yağ asitleridir. Vücudumuz bu yağ asitlerini doymuş yağ asitlerini kullanarak yapar ve çeşitli görevlerde kullanır.

Bu yağ asitlerinin kimyasal yapısında, çift bağın olduğu noktada bir bükülme oluştuğu için bu onların kolayca bir araya gelememelerine ve oda sıcaklığında sıvı halde bulunmalarına sebep olur. Buna rağmen doymuş yağlar kadar olmasa da dayanıklıdırlar. Yiyecek maddelerinde en çok bulunan türü oleik asittir ve zeytinyağı, badem yağı, fıstık yağı ve avokado bitkisinin yağında bulunur.

Çoklu doymamış yağ asitleri

Çoklu doymamış yağ asitleri, yapılarında iki ya da daha fazla çiftli bağ bulunan, dolayısıyla dört ya da daha fazla hidrojen atomu açığı olan yağ asitleridir. En çok bilinen iki örneği, iki çift bağı bulunan linoleik asit (omega-6 olarak da bilinir) ile üç çift bağı bulunan alfa-linolenik asit (omega-3 olarak da bilinir)'tir. Vücudumuz, bu yağ asitlerini kendisi oluşturamadığı için omega-6 ve omega-3 yağ asitlerini, besinler yoluyla dışarıdan almak zorundadır. Bu yağ asitleri "esansiyel" (zaruri) olarak adlandırılır.

Isıya ve ışığa karsı oldukça dayanıksızdırlar. Omega-6 yağlarına örnek olarak mısırözü, ayçiçeği ve soya fasulyesi yağı, Omega-3 yağlarına ise bazı tohum yağları (keten), ceviz, yumurta sarisi ve balık gösterilebilir.

Doğadaki bütün yağlar, gerek hayvansal, gerekse bitkisel kökenli olsun, tek bir tür yağ asidinden oluşmaz. Doymuş, tekli doymamış, çoklu doymamış linoleik ve çoklu doymamış linolenik yağ asitlerinin bir kombinasyonundan oluşmuşlardır.

Genellikle tereyağı, kaymak, sığır yağı, kuyruk yağı vb. hayvansal kaynaklı yağlar %40-60 oranında doymuş yağ içerirler. Bu nedenle oda sıcaklığında katı haldedirler. Kuzey iklimlerindeki bitkisel yağlar çoğunlukla çoklu doymamış yağ asitleri içerirler ve oda sıcaklığında sıvıdırlar.

Ancak tropikal ülkelerdeki bitkisel kökenli yağlar %92'ye varan oranlarda doymuş yağ içerirler. Bunun sebebi, doymuşluk derecesi artan bitki yağlarının, bitkinin yapraklarını sertleştirebilmesi ve onları aşırı sıcağa karsı koruyabilmesidir.

Yağların sınıflaması ile ilgili bu kısa bilgiden sonra, hayvan kaynaklı ve/veya doymuş yağ oranı yüksek tropikal yağların, doymamış yağlara göre daha zararlı olup olmadığı konusuna dönelim.

Doymuş yağlar düşmanımız mı?

Profesör doktor Mary Enig ve geleneksel yöntemlerle yemek pişirmeye kendini adamış bir aşçı olan beslenme uzmanı Sally Fallon birlikte yazdıkları "Nourishing Traditions" isimli kitaplarında, bazı gerçeklerin saptırıldığını ileri sürmektedirler.

Doymuş yağların bizzat damar tıkanıklığına yol açtığının hiçbir zaman bilimsel olarak kanıtlanamadığını öne süren bu ikili, şimdiye kadar otopsisi yapılan tıkanık damarlarda bulunan yağ artıklarının sadece %26'sının doymuş yağlardan oluştuğunu, geri kalanının ise çoğunlukla doymamış (bitkisel) yağlardan oluştuğunu göstermektedirler.

Doymuş yağların tüketimi ile kalp damar hastalıkları arasındaki ilişkiyi çürüten diğer bir gerçek, damar tıkanıklıklarının doymuş yağların en çok tüketildiği dönemlerde hemen hiç bulunmayışıdır. Bilindiği gibi 1900'lu yılların ortalarına kadar batılı devletlerde tereyağı, kuyruk yağı, domuz yağı, Hindistan cevizi yağı gibi doymuş yağ oranı yüksek yağlar sıklıkla tüketilmekte idi. Ancak bu dönemlerde kalp-damar hastalıkları neredeyse yok denecek kadar azdı.

Amerika'nın Harvard Üniversitesi'nde iç hastalıkları konusunda doktorasını yapmakta olan genç Paul Dudley, 1920 yılında sınıf arkadaşlarına Almanya'dan getirttiği yeni bir makineyi tanıttığında, doktor arkadaşlarının hepsi kendisine başka bir alana yönelmesini tavsiye ettiler. Bu makine, damar içindeki tıkanıkları gösteren elektrokardiyografi makinesi idi. O yıllarda hayvansal yağlar ve tereyağının son derece sık kullanılmasına rağmen damar tıkanıklığı o kadar nadir rastlanılan bir durumdu ki, genç doktor hasta bulmakta çok zorluk çekecekti.

O dönemden günümüze kadar olan zaman içerisinde Amerika'da hayvansal besinlere ve yağlara karşı başlatılan kampanyalar ile doymuş yağların diyetteki bütün yağ miktarına olan oranı %83'lerden %62'lere, kişi başına tüketilen tereyağı miktarı yılda 8 kilogramdan 2 kilograma düşmüş, kalp dostu diye tanıtılan ve çoklu doymamış yağ asitlerinden oluşan soya, mısır, ay çiçeği ve kanola yağlarının tüketimi ise %400 oranında artmıştır.

Peki eğer halk doğru olanı yapıyor ve doymuş yağ oranını diyetlerinde böylesine azaltıp bitkisel yağları tercih ediyor ise, nasıl oluyor da yüzyıl kadar önce hiç rastlanmayan bir hastalık olan kalp-damar hastalıkları, bugün %360 oranında artarak bütün Batılı devletlerin bir numaralı ölüm nedeni haline gelebiliyor?

Diyet ve yaşam şeklimizde bir şeylerin yanlış gittiği açık, ancak bu yanlışı doymuş yağlara bağlamak, Mary Enig ve Sally Fallon ikilisine göre aslında daha büyük bir yanlıştır. Bu ağır suçlamaları alan doymuş yağların vücudumuzdaki kritik görevlerine bir bakalım:
1. Doymuş yağlar, hücre zarının en az %50'sini oluştururlar ve hücrelerin fonksiyonlarına önemli ölçüde katkıda bulunurlar.
2. Doymuş yağ asitleri, iyi kolesterol olarak bilinen HDL miktarını arttırırlar.
3. Kalsiyum mineralinin etkili bir şekilde kemiklere taşınabilmesi için diyetimizdeki yağların en az %50'sinin doymuş olması gereklidir.
4. Karaciğerin, alkol ve benzeri türevlerdeki toksinlerden korunmasını sağlarlar.
5. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirirler.
6. Esansiyel yağlardan olan Omega-3 yağlarının vücutta daha ekonomik olarak kullanılmasını sağlarlar. Doymuş yağların yokluğunda esansiyel yağların kullanım yüzdesi düşmektedir.
7. Kısa ve orta zincir uzunluğundaki doymuş yağlar, mikrop kırıcı özelliğe sahiptir. Sindirim sisteminin organlarını zararlı bakterilere karşı savunurlar.
8. Doymuş yağlar uzun sure yapısal sabitliklerini bozmadıkları için ısıtma ve pişirme işlemlerinde doymamış yağlara göre daha geç bozulurlar.
Dünya diyetlerine genel bir bakış

Eğer doymuş yağlar kanser ve kalp-damar hastalıklarının oluşma riskini arttırıyor ise, bu yağları en çok tüketen ırkların, sözü geçen hastalıklarda başı çekmeleri gerekirdi. Ancak araştırmalar ne yazık ki her zaman beklenen sonuçları vermemiş, bu sonuçlar da tatmin edici olmadığı düşüncesiyle hiçbir zaman medyaya yansıtılmamıştır.

Bunlara en güzel örnek, Eskimolardır. Kuzey Amerika yerlileri olarak bilinen Eskimoların yasam mücadelelerini, beslenme şekillerini, diş/kemik/vücut sağlığını araştıran ve belgeleyen doktor Weston A. Price, bulgularını "Nutrition and Physical Degeneration" adlı kitabında gayet güzel açıklamıştır.

Öyle ki bir günde tükettikleri toplam kalorinin yaklaşık %90'ı av hayvanları ve deniz hayvanlarından gelen yağlar olmasına rağmen Dr. Price bu ırkta ne kalp rahatsızlığı, ne diş çürüme vakaları, ne de herhangi bir kronik hastalığın belirtilerine rastlamamıştır.

Eskimolardan sonra dünya üzerinde en çok doymuş yağ ile beslenen ırklardan bir diğeri, Afrika'da Kenya'da yasamakta olan Masai kabilesinin insanlarıdır. Bu insanlar, günde 2 litreye yakın taze sağılmış süt içmektedirler. Bununla kalmayıp, bir yetişkin Masai yerlisi ortalama 1,8 ila 4,5 kilogram arası da et yiyebilmektedir. Bütün bunlara rağmen yine kalp damar hastalıkları bu ırkta yok denecek kadar azdır.

Aynı şekilde diyetlerinde tereyağı, krema, peynir, ördek yağı vb. hayvansal yağların aşırı oranda bulunduğu Fransa'nın Gaskonya bölgesinde senede 100.000 yetişkin erkekten sadece 80'i kalp problemleri nedeniyle ölürken, bitkisel yağlar, margarin ve az yağlı ürünlerde devrim yaratan Amerika Birleşik Devletleri'nde bu oran 100.000'de 315'tir.

Batılı bilim adamlarının son zamanlarda sıkça öne sürdükleri bir iddia, Akdeniz ülkelerinde kalp-damar rahatsızlıklarının çok seyrek görülmesinin nedeninin, bu ırkın diyetinde zeytinyağı ve bitkisel kaynaklı besinlerin bolca bulunduğudur. Hatta bazı bilim adamları Akdeniz halkının tamamen vejetaryen olduğunu bile öne sürmektedirler. Her ne kadar İtalyan ve Yunan mutfaklarında çeşitli sebze ve meyveler, makarna ve pastalar ve zeytinyağı bolca bulunuyor olsa dahi, bu ülkelerdeki diyet kesinlikle vejetaryen değildir.

Et ve balık sürekli tüketilmektedir; yumurtalar çeşitli soslar ve çorbalar içerisinde gizlenmektedir; sosisler, tereyağları, krema ve domuz yağları da diyette sıkça görülmektedir. Ayrıca peynir tüketimi de oldukça yüksektir. Öyle ki Yunanistan'da Girit adasında herhangi bir köylü günde ortalama 250 gram kadar keçi peyniri tüketmektedir. Keçi peynirindeki yağın %70'i doymuş yağ olduğuna göre ve ortalama bir yetişkinin günlük toplam yediği kalori 2400 kalori olarak kabul edilirse sadece peynirden sağlanan doymuş yağ, günlük toplam kalorinin %18'ine tekabül etmektedir.

Batılı devletlerde kalp ve damar sağlığı açısından bir günde yenilen doymuş yağların günlük toplam kaloriye oranını %10 ile sınırlayan bu bilim adamları, Yunanlı köylülerin sırf peynir ile bu değeri aştıklarını öğrendiklerinde acaba hala Akdeniz diyetini bitkisel kaynaklı diyetlere güzel bir örnek olarak gösterebilecekler midir?

Hangi yağlar tehlikeli?

Modern gıda şirketlerinin, tamamen ekonomik çıkarlarını düşünerek yağların tabii halinde yaptıkları değişiklikler bizlerin asıl bilinçlenmesi gereken konudur. Bu işlemlerin başında ekstraksiyon, yani hülasa çıkartma işlemleri gelmektedir.

Tohumlarda, meyvelerde, yemişlerde ve çekirdeklerde bulunan tabii yağlar, eskiden yavaş hareket eden taş sıkma makineleri kullanılarak çıkartılıyor idi. Ancak günümüzün modern teknolojisinde üretimi hızlandırmak ve arttırmak için ekstraksiyon işlemlerinde 110°C'ye varan miktarlarda ısının kullanıldığını görüyoruz. Üstüne üstlük santimetrekareye 20 tonun üzerinde basınçlarla sıkıştırma yapan makineler kullanılmaktadır ki, bu basınç, yüzeylerdeki ısıyı daha da arttıracaktır.

Bununla yetinmeyen uzmanlar tohumlarda kalan son yağ kırıntılarını da çıkartabilmek için, hegzan denilen toksik kimyasal çözücüler kullanmaktadır. Her ne kadar uzmanlar bu çözücülerin sonradan buharlaştığını söyleseler de, Prof. Dr. Mary Enig milyonda yüz birim kadar hegzanın son üründe kalabileceğini belirtmektedir.

Bitkisel rafine yağların ekstrasyonu sırasında yapılan bu iş, basınç ve kimyasal çözücü uygulamaları, onların yapısındaki doymamış yağ asitlerinin zayıf karbon bağlarını kopartarak serbest radikal oluşumuna zemin hazırlarlar. Buna ek olarak bizleri bu serbest radikallerden korumakla görevli olan ve yağda eriyen vitaminlerden E vitamini gibi antioksidanları da ortadan kaldırmış olurlar.

Bu şekilde üretilen bitkisel yağların (keten tohumu yağı, ayçiçek yağı, mısırözü yağı ve kanola yağı gibi) kanser ve beyin rahatsızlıklarına yol açabileceğine dikkati çeken doktor Enig, bizleri mümkün olduğunca soğuk sıkıştırma işlemlerinin kullanıldığı bitkisel yağları tüketmemiz konusunda uyarıyor.

Bu yağların özellikle pişirmede kullanılması riskleri katlayarak arttıracağı için doktor Enig, tropikal yağlardan olan Hindistan cevizi yağı dışındaki hiçbir bitkisel yağın yüksek sıcaklıklarda tüketilmemesi gerektiğini söylemektedir.

Ekstrasyondan sonra tabii yağlara yapılan bir diğer işlem, hidrojenleştirme işlemleridir. Özellikle bitkisel yağlara (soya, mısır, kanola vs.) yüksek sıcaklıklarda nikel oksit ve hidrojen gazı eklenmesi suretiyle elde edilen margarinler, hidrojene nebati yağlar ve kısmen hidrojene nebati yağlar bu guruba girerler.

Büyük gıda şirketlerinin hidrojenleştirmeyi tercih etmelerindeki neden, sıvı yağları katılaştırarak paketleme, saklama ve muhafaza etme kolaylığı sağlamaktır. Ancak onların cebine daha fazla para getirecek olan bu işlem, her zaman bizim sağlığımız için avantajlı olmamaktadır.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi çoklu doymamış yağ asitlerinden meydana gelen bitkisel yağlar yüksek sıcaklıklarda bozuldukları için, hidrojenleştirme sonucu elde edilen ürün bir besinden çok, toksin gibidir. Doğada hiçbir organik benzeri bulunmayan bu maddeler, mikroskop altında daha çok bir plastik yapısına sahiptirler.

1940'lardan bu yana yapılan araştırmalarda da gösterildiği gibi hidrojenleştirme sonucu elde edilen bu yağlar kanser, kardiyovasküler rahatsızlıklar, diyabet, obezite, yüksek kolesterol ve hatta bağışıklık sistemi hastalıklarına kadar uzanan birçok sağlık probleminin kaynağı olmaktadırlar. Dikkat edilmesi gereken yiyeceklerin basında fast food lokantalarının yiyecekleri, dondurulmuş gıdalar, mikrodalga hazır besinler, paketli ve konserve gıdalar gelmektedir.

Yağların tüketilmesi hususunda hidrojenleştirilmiş yağlardan sonra dikkat edilmesi gereken bir diğer sorun, çoklu doymamış yağ asitlerinden Omega-6 yağlarının (mısırözü, ay çiçek ve soya) Omega-3 yağlarına (köy yumurtası, balık, ceviz ve keten tohumu) göre çok daha fazla tüketiliyor olmasıdır.

Omega-6 yağlarının Omega-3 yağlarına olan sağlıklı oranın 3:1 olması gerektiğini söyleyen uzmanlar, obezite ve benzeri sağlık problemlerinin çok görüldüğü Batılı ülkelerde bu oranın 20'de 1'lere kadar çıktığına dikkatleri çekmektedir.

Özet

1.Hücre zarının önemli bir kısmını oluşturan, bağışıklık sistemini güçlendiren, kalsiyumun kemiklere taşınmasını sağlayan ve daha birçok önemli işlevi yerine getiren doymuş yağlar düşmanımız değil, diyetimizin tamamlayıcı bir unsurudur.
2.Bir avuç bağımsız düşünür ve doktorun yıllar suren arşivleme ve araştırmalarında görüldüğü gibi, hayvansal kaynaklı yağları en çok tüketen bazı ilkel toplumlarda kalp-damar problemleri ya da diğer tür kronik rahatsızlıkların izine rastlanmamıştır.
3.Doymuş yağlar (tereyağı, kuyruk yağı, iç yağı, ördek yağı, hindistancevizi yağı vs.) yüksek sıcaklıklarda yapılarını bozmadıkları için yüksek ısı ve uzun süreli pişirmeye daha elverişli yağlardır. Orta derecedeki ısıların ve pişirme süresinin kullanıldığı durumlarda ise tekli doymamış yağ asitlerine sahip zeytinyağı ve fındık yağı kullanılabilir. Bitkisel yağların (kanola, mısırözü, ayçiçek, soya vb.) pişirme yağı olarak kullanılması son derece zararlıdır.
4.Her katı yağ sağlıklı değildir. Tereyağı taklidi yağlar, nebati yağlar ve işlenmiş gıdalara katılan tamamen ya da kısmen hidrojene nebati yağlar vücutta serbest radikal aktivitesini arttırarak kronik hastalıkların en belalılarına (koroner hastalıklar ve kanser) kadar gidebilecek sağlık problemlerine yol açmaktadırlar.
5.Hayvansal kaynaklı besinleri (et, süt, tereyağı, kaymak, yumurta vb.) seçerken dikkat edilmesi gereken husus, bu besinin ana kaynağının, yani çevrenin ve toprağın sağlığı düşünülmelidir. İleri modern teknolojinin tamamen sürümü ve çıkarı düşündüğü, sığırlara dolaşma imkânının bile sağlanmadığı, yeşil çimenin ve güneşin yüzünün unutulduğu, antibiyotik-hormon-ucuz tahıl üçlüsüyle çalışılan arazi ve ahırlarda yaşamakta olan hayvanların bizlere ne etinden, ne yumurtasından ne de sütünden fayda vardır. Eğer hayvansal gıdalardan korkulacak ise, işte bu hayvansal gıdalardan korkulmalıdır.

Serkan Yimsel
www.beslenmebulteni.com

Template Design | Elque 2007